Asırlar önceydi. İnsanlar, karanlık bir dünyada ortalığa dağılmış cam kırıkları gibiydi.
Haber Giriş Tarihi: 28.10.2020 09:07
Haber Güncellenme Tarihi: 28.10.2020 09:07
Kaynak:
Haber Merkezi
https://www.korkutelimanset.com
Ahlak çöküntüye uğramış, zulüm kol geziyordu sokaklarda. Bu
diyarın gökleri, gözyaşları kurumuş gibi damla vermiyordu toprağa.
Taşları öfkeden daha bir kararmış, kumları kızgınlıktan içten içe
yanıyordu. “Bir umut Allah’ım, bir ışık!” diyordu kainat.
Güçlü güçsüzü eziyor, zengin
fakiri çiğneyip geçiyordu. Köleler, sanki kölelik onların kaderiymiş gibi,
efendilerinin önünde iki büklümdü. Dünyanın bütün yükü omuzlarında ama onurları
ayaklar altındaydı. Düşüncelerine bile gem vurulmuştu, efendileri nasıl isterse
öyle inanıyorlardı. Bütün doğrular, efendilerin kamçıları altında yerle bir
olmuştu. İnsanlık onuru mu? Onun hayali bile prangalıydı. Uzanacak bir el bütün
prangaları kırsın, kölelerin ayaklar altındaki onurunu yeniden ikram etsin öyle
mi? Bu, sadece kuru bir hayalden ibaretti.
Bir eğlence vesilesi olan,
sırf bir oğul vermesi için evlerde tutulan ama bu vazifelerini yapamayınca sokağa
atılan, itilen kadın vardı bir de. Elden ele oynanan kadınlık kıymeti ise
çoktan terk etmişti kara hülyaların kadınını. Eş mi, anne mi, kız evlat mı?
Hangi resim çerçevesine koysanız uyduramazdınız. Çünkü sahip olduğu kadınlık
onuru, daha dünyaya gelmeden terk etmiştir onu. Uzanacak bir el, kadına kalkan
eli tutmalıydı. Ama bunun rüyası bile uykulardan kaçardı.
O diyarda kara gönüllü
insanların, taşlaşmış yüreklerinde sessiz bir çığlıkla, kuyularda son bulan
hayatlar vardı. Bir anne kız mı doğurdu, taş doğursa iyiydi. Bir erkek, bu kara
lekeyle yaşayamazdı. Çünkü kız çocuğunun onuru, dayıya gitmek için örülen
saçlarının tellerinde kaybolmuştu. Talihsiz çöl kadını, nereye gittiğini bile
bile, bağrına taş basıp ciğerparesini, annesinin bir tanesini kahrolası dayının
kollarına bırakırdı. Kader buydu, aksini ise hiç kimse hayal dahi edemezdi.
Babalar kızlarını kuyuya atarken, onurunu da çığlıklarıyla birlikte
derinliklere gömerdi. Keşke uzanacak o el, hayatını, kız çocuğunun saçlarına
bir çöl çiçeği gibi takabilseydi. Ama bu hülyayı dahi çöl fırtınaları alıp
götürmüştü.
Bu kararmış diyarda insanı
insan eden ahlaki güzellikler, su gibi tüketilen şarap küplerinde boğulmuştu.
Akıl, haya... Adı masallarda anılan Kaf Dağı’nın ardına düşmüş, bir anka kuşu
bekliyordu kanatlarına tutunup kurtulmak için. Ama o zümrüd-ü ankanın izini
bilen yoktu.
Yetimler, öksüzler... Onların
insanlık onuru, kaybettikleri anne -babalarıyla gömülmüştü toprağa. Yetimlerin
kaybolan insanlığını çekip çıkaracak, onların masum avuçlarına sunacak bir el
özlemle bekleniyordu. Ama bu eşsiz özlem dahi yetimlerin gözyaşlarıyla birlikte
kurumuştu.
Gözler vardı. Göklerde, ta
maveraya uzanan bakışlar… Bekleşen gönüller, açılan eller ve sessizce haykıran
çığlıklar vardı. Hepsi bekleşmedeler.
Ne zamandır beklenen
NUR, nisan yağmurlarıyla geldi. Çünkü Rebiülevvel ayının 12.gecesinde Amine’nin
evinde Abdullah’ın yetimi, Abdülmuttalib’in nur yüzlü torunu dünyayı
şereflendirdi. Âleme rahmet, bereket yağdı sağanak sağanak. O nur sağanağı,
karanlıkları yırtıp aydınlık dünyaların kapısını araladı. Haksızlığa “Dur!”
dedi, adalet artık baş tacıydı. Kadınlar, birer kristal gibi kıymet kazanmış,
evlerinin sultanı oluvermişti. Kız çocukları, yaşamanın lezzetini sonsuz
bir hazla hissedip babalarının dizindeki tahtına kurulmuştu. Köleler, şerefli
birer insan olarak yaratıldıklarını ilk kez anlayıp bütün âleme esaretten
kurtuluş çığlıkları atıyordu.
Bir bayram sabahı elinden tutulan yetimler o NUR ile mutluluğu yaşadı. Kuşu
ölen çocuk, acısını paylaşabileceği bir yürek buldu o NUR ile… Çakıl taşlarını
para yapıp tüccarcılık oynayan çocuklar kendilerine bereket dileyen bir
peygamber ile gururlandılar. “Kızım Fatıma, Peygamber kızıyım diye sevinme!”
uyarısı ile insanlar nefisleriyle baş başa kalacakları bir âlem olduğunu hiç
unutmadılar.
Bizim de başımızı Rasulullah(sav) okşasın, diye sabah namazına heyecanla koşan
minik Cabirler namazdan sonra o kutlu elin dokunuşuyla dünyanın en mesut
çocukları oldular.
O, hep beklenen, hasretle yolları gözlenendi. Hoş geldi, iyi ki geldi, şeref
verdi. O NURU âlemlere rahmet olarak gönderen ve âlemleri nurlandıran Rabbimize
hamd olsun. Binlerce salat binlerce selam NURUYLA ONURLANDIĞIMIZ MEDİNE’NİN
BİRİCİK GÜLÜNE OLSUN.
İlknur ATASOY
Korkuteli
Müftülüğü Aile İrşad Ve Rehberlik Vaizesi
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
BEKLENEN NUR
Asırlar önceydi. İnsanlar, karanlık bir dünyada ortalığa dağılmış cam kırıkları gibiydi.
Ahlak çöküntüye uğramış, zulüm kol geziyordu sokaklarda. Bu diyarın gökleri, gözyaşları kurumuş gibi damla vermiyordu toprağa. Taşları öfkeden daha bir kararmış, kumları kızgınlıktan içten içe yanıyordu. “Bir umut Allah’ım, bir ışık!” diyordu kainat.
Güçlü güçsüzü eziyor, zengin fakiri çiğneyip geçiyordu. Köleler, sanki kölelik onların kaderiymiş gibi, efendilerinin önünde iki büklümdü. Dünyanın bütün yükü omuzlarında ama onurları ayaklar altındaydı. Düşüncelerine bile gem vurulmuştu, efendileri nasıl isterse öyle inanıyorlardı. Bütün doğrular, efendilerin kamçıları altında yerle bir olmuştu. İnsanlık onuru mu? Onun hayali bile prangalıydı. Uzanacak bir el bütün prangaları kırsın, kölelerin ayaklar altındaki onurunu yeniden ikram etsin öyle mi? Bu, sadece kuru bir hayalden ibaretti.
Bir eğlence vesilesi olan, sırf bir oğul vermesi için evlerde tutulan ama bu vazifelerini yapamayınca sokağa atılan, itilen kadın vardı bir de. Elden ele oynanan kadınlık kıymeti ise çoktan terk etmişti kara hülyaların kadınını. Eş mi, anne mi, kız evlat mı? Hangi resim çerçevesine koysanız uyduramazdınız. Çünkü sahip olduğu kadınlık onuru, daha dünyaya gelmeden terk etmiştir onu. Uzanacak bir el, kadına kalkan eli tutmalıydı. Ama bunun rüyası bile uykulardan kaçardı.
O diyarda kara gönüllü insanların, taşlaşmış yüreklerinde sessiz bir çığlıkla, kuyularda son bulan hayatlar vardı. Bir anne kız mı doğurdu, taş doğursa iyiydi. Bir erkek, bu kara lekeyle yaşayamazdı. Çünkü kız çocuğunun onuru, dayıya gitmek için örülen saçlarının tellerinde kaybolmuştu. Talihsiz çöl kadını, nereye gittiğini bile bile, bağrına taş basıp ciğerparesini, annesinin bir tanesini kahrolası dayının kollarına bırakırdı. Kader buydu, aksini ise hiç kimse hayal dahi edemezdi. Babalar kızlarını kuyuya atarken, onurunu da çığlıklarıyla birlikte derinliklere gömerdi. Keşke uzanacak o el, hayatını, kız çocuğunun saçlarına bir çöl çiçeği gibi takabilseydi. Ama bu hülyayı dahi çöl fırtınaları alıp götürmüştü.
Bu kararmış diyarda insanı insan eden ahlaki güzellikler, su gibi tüketilen şarap küplerinde boğulmuştu. Akıl, haya... Adı masallarda anılan Kaf Dağı’nın ardına düşmüş, bir anka kuşu bekliyordu kanatlarına tutunup kurtulmak için. Ama o zümrüd-ü ankanın izini bilen yoktu.
Yetimler, öksüzler... Onların insanlık onuru, kaybettikleri anne -babalarıyla gömülmüştü toprağa. Yetimlerin kaybolan insanlığını çekip çıkaracak, onların masum avuçlarına sunacak bir el özlemle bekleniyordu. Ama bu eşsiz özlem dahi yetimlerin gözyaşlarıyla birlikte kurumuştu.
Gözler vardı. Göklerde, ta maveraya uzanan bakışlar… Bekleşen gönüller, açılan eller ve sessizce haykıran çığlıklar vardı. Hepsi bekleşmedeler.
Ne zamandır beklenen NUR, nisan yağmurlarıyla geldi. Çünkü Rebiülevvel ayının 12.gecesinde Amine’nin evinde Abdullah’ın yetimi, Abdülmuttalib’in nur yüzlü torunu dünyayı şereflendirdi. Âleme rahmet, bereket yağdı sağanak sağanak. O nur sağanağı, karanlıkları yırtıp aydınlık dünyaların kapısını araladı. Haksızlığa “Dur!” dedi, adalet artık baş tacıydı. Kadınlar, birer kristal gibi kıymet kazanmış, evlerinin sultanı oluvermişti. Kız çocukları, yaşamanın lezzetini sonsuz bir hazla hissedip babalarının dizindeki tahtına kurulmuştu. Köleler, şerefli birer insan olarak yaratıldıklarını ilk kez anlayıp bütün âleme esaretten kurtuluş çığlıkları atıyordu.
Bir bayram sabahı elinden tutulan yetimler o NUR ile mutluluğu yaşadı. Kuşu ölen çocuk, acısını paylaşabileceği bir yürek buldu o NUR ile… Çakıl taşlarını para yapıp tüccarcılık oynayan çocuklar kendilerine bereket dileyen bir peygamber ile gururlandılar. “Kızım Fatıma, Peygamber kızıyım diye sevinme!” uyarısı ile insanlar nefisleriyle baş başa kalacakları bir âlem olduğunu hiç unutmadılar.
Bizim de başımızı Rasulullah(sav) okşasın, diye sabah namazına heyecanla koşan minik Cabirler namazdan sonra o kutlu elin dokunuşuyla dünyanın en mesut çocukları oldular.
O, hep beklenen, hasretle yolları gözlenendi. Hoş geldi, iyi ki geldi, şeref verdi. O NURU âlemlere rahmet olarak gönderen ve âlemleri nurlandıran Rabbimize hamd olsun. Binlerce salat binlerce selam NURUYLA ONURLANDIĞIMIZ MEDİNE’NİN BİRİCİK GÜLÜNE OLSUN.
İlknur ATASOY
Korkuteli Müftülüğü Aile İrşad Ve Rehberlik Vaizesi
En Çok Okunan Haberler